Hayattan ne bekleriz? Başarılı olup iyi ve güzel olan kaliteli,  nitelikli yaşamayı arzularız. Medeniyetin;  insan oğlunun yarattığı son yeniliklerle dolu yaşama sahip olmayı arzular,  gençliğimizi bu yolda harcayarak gelecek inşa etmeyi yeğleriz. Tüm zamanlarımızı  rahat ve dünyevi çağdaş imkanlardan faydalanarak geçirmek isteriz,  kısaca buna da insanca yaşamak  deriz. 

Düşünürüz, konuşuruz, bağırır-çağırırız ama Dünya  her zaman hepimizi duymaz; ya biz duyuramayız ya da Dünya kulağını başka bir yerlerdeki insanları duymak İçin yön değiştirmiştir. Belki de Dünya duymak istemez, işte buna da kader deriz, coğrafya deriz. Deriz de deriz. Biz bir yerlerde bir şeyler demek için beklerken kainat  hızlı bir şekilde döngüsünü çalıştırmaktadır. Hızla çalışan sistem içinde koşarken kimimiz yorulur, kimimiz düşer, kimimizin nefesi yetmez, kimimiz de yarışmadan çekilir. Baştan  yarışa katılmayanlar da olur, onlar da kaderlerine mücadelesiz teslim olmuşlardır. 

Bazan veya çoğu zamanda bu yarışa girecek ortam bulamayan, yarıştan bi haber olanlar olur ki, onlar kainatın en şanssızları olarak nitelendirilir, bu şanssızları kader kavramı içine dahil ederiz. Olmayacak duaya amin denilmez! Gerçekten de öyle midir, dua olmayacak mıdır, bilinmezin içinde hapsolmuş durumdayız.

Bir yerlerde hızla akan bir maratonda süren mücadeleden diğer taraftakiler seyirci dahi olamazlar, bu da bir bakıma şanssızlıktır, bu durumu da “coğrafya kaderdir”  kavramı içine sıkıştırırız. Dünya eşitsizlikler içinde mücadele edilen bir arenadır. Süper Lig’de oynayan bir takımla alt kümede oynayan bir takımın müsabakasında baştan kimin kazanacağı bellidir. Bazan beklenenin aksine Süper Lig’de oynayanda kaybedebilir. Hayat ta böyledir. Arena dışında olupta kendi mücadelesiyle arenaya dahil olarak  başarı dolu hayat hikayesi yazanlar da vardır, var olacaktır. Bu mücadeledeki oyuncuyu da şanslı deriz, kaderi iyi deriz, yine bir kavramın içine koyarız. 

Neden bunu yaparız? 

Çünkü cevapsız nedensiz kalan olguları haz etmez bir şekilde bir kavramın içine yerleştirip, kendimizi övgüye layık görmek isteriz. Bunun ötesinde nedenlerini tam olarak açıklayabilecek verilerimiz yoktur. O yüzden o’na da kader deriz. Kaderimizi biz mi yaparız, yoksa baştan kaderimiz belli midir? 

Yumurta tavuktan mı tavuk mu yumurtadan çıktı sorusuna  net verilemeyen cevap gibidir kader. Hem kadere inanacağız hem de kaderimizi yazmak  için çaba sarf edeceğiz. Bulduğumuz her kavrama yeniden ilaveler yapıp kainatın sonsuzluğu ve  imkanları  içinde mücadelelerle yeni keşifler elde ederek kader ve şanssızlığa   yer vermeyeceğiz. 

Bugün bir analiz yaptığımızda şanslı olarak nitelediğimiz çoğu insanların geçmişteki şansızlılıkların  yıllarca süren mücadelelerinin sonuçları olduğunu görebiliriz. Bireysel olarak yapılan mücadeleler domino taşı gibi etki ederek sinerji oluşturmuş ve  medeniyet kavramının gerekliliklerini yeni kavramlar icat ederek nesillere şanslı ve iyi kaderler bırakmışlardır. Mücadele başarı gibi kavramların insan hayatına dokunuşunu bugün kaderi güzel  olarak doğan nesillerin ardında saklı olduğunu görebiliriz. Kader ve mücadele içiçedir yani hem tavuk yumurtadan çıkmıştır hem de yumurta tavuktan çıkmıştır.

“Armut piş ağamıza düş” diye bir gerçeklik yoktur. 

Kadere inanacağız ama kaderin keyfine teslim olmayacağız. Grand Kartal otel faciasında olduğu gibi kadere bırakılırsak kendi sonumuzu kendimiz hazırlamış olur, kaderin de önüne geçip, kaderi araçsallaştırmış oluruz.

Kadere olan rızam yaradana olan sevdamdandır.
Hz. Mevlana.