Cafer evinin önündeydi. Tam da İbrahim’in düğün alayına posta koyduğu yerde duruyordu.
Hekimoğlu’nun ellerinden kaçarak gittiği tarafa öfke ile baktı. Dişlerini gıcırdattı ve yumruklarını sıktı. Bir hışımla arkadaşlarına döndü; “hiç mi haber yok?” Gürcülerden oluşan arkadaşları boyunlarını eğdiler, “hiç!”
Cafer tam da babasının oğluydu. Çocukluğu sakin geçmişti fakat olgunlaştıkça kendine olan güveni oldukça yükselmişti. Alınacak kararlarda, satılacak mallarda, çalıştırılacak işçilerde, ne zaman ne yapılacaksa babası onun da fikrini alırdı. Amacı, kendisinden sonra da aynı düzenin oğlu eliyle devam etmesini sağlamaktı.
Boylu poslu olan Cemal bir o kadar da cevval biriydi. Sinirli, laf dinlemez, dediğim dedik bir tutum içindeydi. Her zaman atın en iyisine biner, en güzel kıyafetleriyle dolaşır, şehirde en iyi lokantalarda otururdu.
Düşüp kalktığı insanların tamamı zengin çocuklarıydı. Fukara olan hiç kimseyle muhatap olmaz, onları ciddiye bile almazdı.
Müstakbel eniştesinin vurulması, bu yüzden de kardeşinin ölmesi, ağalıklarının zaafa uğraması, dile düşmeleri… Bütün bunların sebebi Hekimoğlu İbrahim’di. Mutlaka bulunmalı, cezası verilmeliydi. Aksi halde hiçbir şey eskisi gibi kalmayacağı ortadaydı.
Daha şimdiden bile çağırdıkları Türk köylüler eften püften mazeretler uyduruyor, çalışmaya gelmek istemiyorlardı. Ünye’ye indiğinde herkes sözbirliği etmişçesine hep aynı soruları soruyordu; “İbrahim’den haber var mı? Ne yaptınız? Neden yakalayamıyorsunuz? ...
Gürcülerin inadı çok güçlü olurdu.
Cafer ve ağa babası da aynı şekilde inat etmişler, ne pahasına olursa olsun bu işi bitirmenin derdine düşmüşlerdi. Dört bir koldan didik didik arıyorlardı. Onlar da İbrahim’in köylüler tarafından kollandığını, saklandığını ve hatta yardım edildiğini tahmin ediyorlar fakat herhangi bir ize rastlayamıyorlardı. Birkaç haftadır bu açmazın içinden nasıl çıkacaklarını düşünüp durmaktan bitap düşmüşlerdi.
Birden uyuz bir at göründü. Üzerinde yine aynı sülaleden İlyas vardı. Yanlarına varınca indi ve selam vererek Cafer’in yanına geldi.
“Bir iz buldum beyim!”
“Nedir?”
“Hekimoğlu İbrahim’in arkadaşı Osman’ı Meşepınarı köyünde Musa Emminin evine giderken görmüşler. Dönüşünde de heybesi doluymuş. Zannedersem ondan ihtiyaçlarını temin ediyormuş.”
Cafer Musa Emminin kim olduğunu hatırlamaya çalışırken Cemal Ağa dışarıya çıkmıştı. Gelen at sesine kulak vermiş, İlyas’ın anlattıklarını çıkarken duymuştu.
“Askerden yaralanıp gelen bir adamdır Musa. Ben tanıyorum. Kimseyle işi olmaz fakat Gürcüleri de sevmez. Yardım etmişse doğrudur. Çünkü Osman onun, kardeşi bildiği bir arkadaşının oğludur. Elbette onları kollamıştır.”
Cafer “ne yapalım” dercesine babasına baktı. Cemal Ağa bir süre düşündü ve oğluna dönerek; bugün geç oldu. Yarın erkenden yanına adam al git. Musa Emmiye benden selam söyle. O kanun kaçağının nerede saklandığını size söylesin. Yapıyorsa da bir daha yardım etmesin. Yoksa onu da düşman bellerim, böylece ona söyleyin!”
Cemal Ağa bir şey daha aklına gelmiş olmalı ki hemen ekledi; “bana Selim’i gönderin!”
Cafer “başüstüne” dedikten sonra arkadaşlarıyla köyün dışına doğru yürümeye başladılar. Yarınki yola çıkış saatini konuşacak ve nerede buluşacaklarını belirleyeceklerdi.
Güneş batmaya dönmüştü. Yarısı dışarıdaysa da diğer yarısı dağların ardında karanlığa gömülmeye başlamıştı. Nadir bulunan ak, pak akşamlarından biri yaşanıyordu. Bu da ertesi günün günlük güneşlik olacağını işaret ediyordu. İç Anadolu’da “Pastırma Yazı, Güz Ayları” gibi adlandırılan son baharın bu son günleri, Karadeniz’de “Üvez Ayı” diye geçiyordu. Hurmaya benzeyen küçücük bir meyve olan Üvez yılın son meyvesi olurdu. Kış boyu da ağaçta tazeliğini koruyabilirdi. İnsanlar bal, pekmez yapmak için toplayabildikleri kadarını hasat eder, alamadıklarını da kurda kuşa yem olsun diye bırakırlardı. Yoğun kar yağışında yiyecek bulamayan kuşlar bu meyvelerle yaşamlarını sürdürebiliyordu.
Havalar, gündüz güneş altında sıcak olsa da, gölgelik olan yerlerde üşünecek kadar soğumuştu. Geceleri ise sobalar yanıyordu. Günler kısalmaya, geceler uzamaya çoktan başlamıştı bile. Mısırlar biçilmiş, gazellerinden ayrılmış ambarlara yerleştirilmişti. Tarlada kalan saplar büyük yığınlar yapılarak kışın vermek üzere hayvanlar için hazır edilmişti. Mısırın gazelleri de ahırın üstündeki tavan arasına itinayla tıkıştırılmıştı. Hayvanlar kışın bunlardan da yiyecekti.
Pekmezler kaynatılmış, dibeklerde buğdaylar dövülmüş, değirmenlerde mısırlar öğütülmüştü. Hasat edilen elmaların büyük bir kısmı bal olurken, bir kısmı da samanlar içinde, tavan arasında yerini alıyordu. Kış bitene kadar burada elmaya, armuda, döngele hiçbir şey olmuyordu. Tavan araları, ambarlar sanki doğal soğuk hava depolarıydı.
Kestaneler kurutulmuş, böreklerin içine konması için ipliklere dizilip haşlanmış, kuruması için asılmıştı. Anadolu insanı gerek kendini, gerek hayvanlarının ve hatta gerekse vahşi yaşamın beslenmesi için azami dikkat ediyordu. Bütün emekler karınca misali yazın çalışıp, üretip, yiyecek biriktirmek üzere yoğunlaşıyordu.
Cemal Ağa kendi kendine; “Bu kış çok çetin geçecek” diyerek ait olduğu evine giriş yaptı.
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan…
Kaynak: "Erol Okutucu/ Hekimoğlu ibrahim ile Narin" kitabından alıntılanmıştır.


