Karadeniz’e sonbahar gelmişti.
Fındık bahçelerinde dallar çıplak kalmış, yerler yaprak gazeliyle dolmuştu. Etrafta çimenlerden başka yeşil bir şey görünmüyordu. Sadece Karayemiş ağacı yaprağını dökmezdi. Bir de Hurmanın küçüğü olan Üvez yemişleri dalında kalırdı. Tabi o da yapraksız olurdu. Bu yemiş kış boyunca kuşları beslerdi. Çabuk dökülmez, soğuktan, yağmurdan bozulmaz, durdukça da ballanırdı. Kar yağdığında yiyeceklere ulaşamayan karatavuk, cilveyik, çulluk, karga, serçelerin tüm çeşitleri gelir gider bu mucize meyveden beslenirlerdi.
Bu zamanlar Menekşeler ve Kasımpatıların mevsimiydi. Kırmızılı, morlu, sarılı, beyazlı taç başlı çiçekler soğuğa meydan okuyarak ortaya çıkardı. Küçücük papatyalar gitmişti ama bahçe yine de çiçeksiz kalmayacaktı. Belki kar altında bir müddet saklanacaklar sonra da diğerlerinin sırası gelecekti. Hayat akmaya, canlılar onlara verilen yaşam sürecince ayakta kalmaya devam edecekti.
Hekimoğlu’ndan haber alamayan Narin iyice erimiş, bir deri bir de kemik kalmıştı. Ay kadar güzel kıza hiçbir hekim çare bulamamış, hiçbir tavsiye fayda etmemişti. İbrahim gittiğinden bu yana hiç ama hiç konuşmadı. Zorla ağzından yemek vermeselerdi çoktan ölmüştü. Cemal Ağa ilk zamanlarda pişman olmuş, kızı için çok üzülmüştü. Ne var ki karakter değişmeyecekti. Her şey sakinleştikten sonra Kış kışlığını, İt itliğini, Puşt puştluğunu yapacaktı.
Tüm kolluk kuvvetleri seferber olmuş İbrahim’i arıyordu. Cemal Ağa ve avenesi de boş durmuyordu. Onlar da hariçten arıyor, bulup teslim edenlere bol keseden para vadediyordu. Ne yaparlarsa yapsınlar İbrahim hiç ortalıkta görünmedi. Duyulmadı da! Nereye gitti, nasıl gitti, gittiği yerde nasıl yaşadı ve hatta yaşıyor mu kimseler bilemedi.
Bir akşamüzeriydi. Düşünceli gözlerle uzaklara dalan Cemal Ağa’nın bir ayağı çit üzerinde, bir eli de çiti tutan kazığın tepesindeydi. Sol elindeki kamçı yere basan ayağındaki çizmeye dokunup dokunup geri geliyordu. Bir defa, on defa, yüz defa… Birkaç saattir kamçısını sallıyor ama bir türlü bıkmıyordu.
Bergüzar birdenbire pencereden “yetiş Cemal” diye bağırdı! Sakin birisi olan karısı böyle heyecanlanmışsa bir sorun olmalıydı. Hızla eve koşan Cemal Ağa kızının nefes almayan bedeniyle karşılaştı. Gücü gitti ve dizlerinin üzerinde yere düştü. O an kollarını dâhi kımıldatamayacak kadar çaresiz kaldı. Bergüzar sızlanırcasına ağlıyor, sesi hiç çıkmıyordu. Gözlerinden sadece yaş değil, ciğerleri, kalbi, kanı da dökülüyordu. Ciğerparesini yitirmenin verdiği çaresizlikle çırpınıp duruyordu. Karı koca belki iki saat belki üç saat öylece kaldılar. Eğer Ünye’ye giden oğlu eve dönmemiş olsaydı, sabaha kadar o halde bekleyecek gibiydiler.
Cafer herkesi ayağa kaldırdı, komşulara haber verdi ve ev bir anda mahşer yerine döndü. Sabaha varmadan Ünye’den, Fatsa’dan, Ordu’dan yığınla insan gelmişti. Öyle ya, ölen Cemal Ağa’nın kızıydı. Düğünlerde olduğu gibi cenazelerde de kalabalık olması, ev sahibinin varlığıyla ilgiliydi. Ya çok zengin, ya çok bilgili, ya da çok nüfuz sahibi olmalıydı. Yoksa fakirin düğünü gibi, cenazeleri de sönük geçerdi. “Ye kürküm ye” kıssası sadece Nasreddin Hoca’ya ait bir kıssa olmayıp; insanoğlunun var olduğundan bu yana yaşanmış, kabullenilmiş, her fırsatta ortaya konmuş bir davranış şekliydi.
Öğle namazına müteakip cenaze defnedildi. Sessiz, sedasız, gösterişsiz… Çünkü herkes mahcuptu. Orada olan her insan bu ölümden sorumluydu. Yapılan hatalara itiraz etmedikleri için Narin’i, orada bulunan her bir insan öldürmüştü. Ses çıkartmadıkları için Cemal Ağa, yaptıklarının doğru olduğunu düşünmeye, onların suskunluğundan devam etmişti. Bu yüzden iki sevgiliyi ayırdı, bu yüzden Ziya’nın kanına girdi ve bu yüzden de Narin’i dert sahibi yaparak bu dünyadan ebediyete bilerek, isteyerek gönderdi.
Cenazeden sonra birkaç gün geçti. Mahcubiyetin yerini tekrar intikam duyguları almış, dört bir koldan İbrahim’i yakalama çareleri konuşulmaya başlanmıştı. Cemal Ağa gündüz şehir karakollarına gidip kolluk kuvvetlerini sıkıştırıyor, akşamları da Gürcü beyleriyle çareler arıyorlardı. Hekimoğlu yakalanmadan, hatta canını almadan ona rahatlık yoktu.
İş, kişisel ve sıradan bir iş olmaktan çıkmış, Türk-Gürcü kapışmasına doğru doludizgin gidiyordu.
Ev bastığı ve iki insanın ölümüne neden olduğu için Hekimoğlu suçlanıyor, Türk diye kız vermedikleri için de Ağa tarafı…
Hekimoğlu’nun yerini bildikleri halde söylememelerinden, eskisi gibi ağanın işine gelmeye naz etmelerinden; Türklerin de Gürcülere husumet beslediği anlaşılıyordu.
Gürcüler ise iş verdiği, canını namusunu emanet ettiği bir amele olan İbrahim’in bu yaptığını hazmedemiyordu.
İşin aslı şuydu; yıllardır başarılı, becerikli, girişken olan Gürcüler, Türkler tarafından hep kıskanılmıştı. Çünkü onlar berikiler gibi olamamıştı. Silik, sinik, cahil ve yoksul bir yığın olmaktan öteye gidememişlerdi. O yılların savaş koşulları, ekonomik sıkıntılar, yeterince alınamamış eğitim, sağlıklı insanların azlığı Türkleri hep geri bırakmıştı. Elbette bunda Gürcülerin suçu yoktu.
Aklı başında Türkler ise Gürcülerin git gide destursuz olmalarını, saygısızlık etmelerini, bilgi, beceri ve zenginliğini bir üstünlük aracı olarak kullanmalarını, milliyetçilik yaparak kendilerine fırsat vermemelerini, geldikleri yeri, çektikleri çileleri unutmalarını hazmedemiyorlardı. Sığınmacı, muhacir olarak gelenlere bağrını açmış olan Türkler bunu hak etmiyordu. İçten içe beslenen kinler böyle zamanlarda ortaya çıkıyordu. Tekrarlandığı sürece de hep çıkacaktı.
Varlığın yaşama nedenimdi. Oysa şimdi?
Kaynak: "Erol Okutucu/ Hekimoğlu ibrahim ile Narin" kitabından alıntılanmıştır.
