Cemal Ağa bu işin fazla uzadığına karar vererek bir adım öne çıktı ve sağ elini havaya kaldırdı. Tam “bu kadar yeter arkadaşlar, yumurtayı vurdunuz sayıyorum” dediği anda bir silah sesi duyuldu!
Ardından da yumurta patlamış, parçaları sağa sola savrulmuştu. Düğün alayı üzerlerine sıçrayan yumurtayı “kim vurdu?” diye anlamak için silah sesinin geldiği yöne bakıştılar. Çünkü silah sesi yabancıydı. Hem sesi daha da gür çıkıyordu.
Karadeniz insanı hangi silahın nasıl bir ses çıkaracağını, o silahın kaç mermi atışa dayanabileceğini, hangi silahla ne kadar menzili vurabileceğini sesinden bile anlayabilirdi. Çünkü silah onların hep kaderi olmuştu. Ya para kazanmak için alışverişini yaparak, ya avlanmak için, ya düşman kovalamak için, ya kendilerini korumak için, ya da sırf zevk için bu hep böyle süregelmişti.
Gelenler tanıdıktı. Birisi İbrahim, ikincisi Ömer ve sonuncusu da Osman’dı. Üçü at’lanmış, mermi şeritlerini çaprazlama omuzlarına sarmışlardı. Önce kimse inanamadı. Bunlar o bildikleri isimler olmamalıydı. İbrahim bir atışta yumurtayı vurmuş olamazdı. İyi atıcı bunca Gürcü varken ona mı kalmıştı? Ya at sahibi olmaları? Bunlar yoksul ve çulsuz değiller miydi? Atları çalmış olamazlardı, ama o halde nasıl almışlardı? Ya silah? İbrahim’in silahı Martini’ydi. Hedefi iyi vuran bu tüfek her yerde olmazdı. Hadi bulundu diyelim, İbrahim bunu mümkün değil satın alamazdı! Tekrar tekrar daha dikkatli baktılar. Evet, gelenler tastamam İbrahim, Ömer ve Osman’dı. At da, Martini de gerçekti.
En çok Cemal Ağa şaşırmıştı! Önce korkmuştu aslında! Eğer bir baldırı çıplak güpegündüz gelip ev basıyorsa, artık her şeyi göze almış demekti. Ona bulaşmak ölümle eşdeğer olurdu. Cemal her ne kadar ağaysa da, kıvırmayı, vaziyet değiştirmeyi ve geri adım atmayı bilirdi.
Gelen düğün alayı tarafından atına bindirilmek üzere bekleyen Narin, halen daha kapı önünde duruyordu. Başında al yazma, elinde kına, belinde kuşak vardı. Kıyafet olarak da Çerkez fistanı giymişti. Silah sesine kadar hep boynu bükük ve üzgün duran Narin, şimdi başını kaldırmış yüzünde güller açıyordu. Al yazması yüzünü örttüğü için kimsenin görmediğini bildiğinden daha bir gülüyor, günlerdir hasret kaldığı iç huzuru duyuyordu. İşte, sevdiği adam yiğitlenip gelmiş, işte meydanı boş bırakmamış, işte haksızlığa itiraz etmiş, işte “el mi yaman, bey mi yaman” diye attığını vurup indirmiş! Ne mutluydu ki böyle bir delikanlıyı sevmiş. Ne mutluydu ki böyle bir yiğit Narin’e gönül vermiş.
Sevgili yâri tam karşısındaydı ve zaman durmuş gibiydi. Herkesin dili ve nutku tutulmuş, orada bulunanlar nasıl bir vaziyet alacağını bilememişti.
“Cemal Ağa, Narin’i almaya geldim, zorluk çıkartmadan, kan akmadan, kimse incinmeden bırakın gelsin. Siz işinize, biz yolumuza devam edelim!”
Ziya, İbrahim ve arkadaşlarının üç kişi, oysa kendilerinin oldukça kalabalık olduğuna güvenerek yüksek sesle itiraz etti! “Nereden kimi alıyorsunuz? Bu kız benim nişanlım! Şu anda da düğün halidir! Sen nasıl bir adamsın da böyle başkasının helaline göz dikersin! Bütün bunları dedikten sonra da; “Çulsuz” diyerek hakaret etmeyi de ihmal etmedi.
Oysa Ziya, kızın kendisinde gönlü olmadığını biliyordu. Hem Narin kendisi söylemiş, hem de birkaç defa aracılarla haber göndermişti. Üstelik tüm köylü, tüm Fatsa tüm Ünye biliyordu ki Narin, İbrahim’in öyle ya da böyle helaliydi.
Cemal Ağa da Ziya gibi kalabalığa güvenerek az önceki düşüncelerini tümden değiştirmeye karar vermişti; “geçen gün yediğin kamçı yetmedi herhalde çoban” diye bağırdı! Cemal Ağa ve Ziya’nın efelenmesinden sonra diğer çanak yalayıcılar da hareketlenmeye başladı. Onlar da kendilerinin kalabalık olduğunu, İbrahim ve tayfasının üç kurşunla işlerinin biteceğinin hesabını yapıyorlardı.
İbrahim önce Cemal Ağayı vurmak istedi fakat Narin’e olan sevgisinden bunu kafasından sildi. Fakat şu an ya bir şey yapmalıydı ya da ölmeye hazırlanacaktı.
Bunları düşünürken Ziya elindeki tabancayı İbrahim’e doğrultmuştu bile. Tetiğe bastı ve kahpe kurşun İbrahim’in hemen kulağının dibinden geçti.
Hekimoğlu İbrahim şimşek hızıyla Martini’ni doğrulttu ve göz açıp kapayıncaya kadar nişan alıp tetiği şanlı mermiye düşürdü. Sadece meleklerin görebileceği kurşun; mübarek yolu şimşeklerden daha hızlı kat ederek Ziya’nın ağzından giriş yaptı. Giden mermi, aynı hızda arkadan, ağzının yarısını da sökmüş ardı sıra götürüyordu. İbrahim az önce Ziya’dan duyduğu “Çulsuz” kelimesinin çıktığı yeri hedeflemişti besbelli. O sesi kesmeye, bir daha zehir saçmamasını sağlamaya karar vermişti. Dediği gibi de yaptı. Ziya inleme sesi bile çıkaramadan yere yığıldı…
Cemal Ağa dâhil orada bulunanların dili tutulmuş, elleri kilitlenmişti. Bu nasıl olurdu? Yoksul bir köylü, zengin bir Gürcü’ye nasıl ateş edebilirdi? İnsanların şaşkınlığını fırsat bilen İbrahim ve arkadaşları hızla Narin’in üzerine doğru at sürmeye başladı. Maksadı Narin’i kapıp götürmekti. Oysa kader halen daha sahnedeydi. Her insanda, her canlıda olduğu gibi, İbrahim ile Narin aşkında da başrolde elbette yine o olgu olacaktı. Çizilen rota ne ise, reva görülen netice ne olacaksa onun dediği gibi olacaktı. Bunu değiştirmeye kimsenin gücü elbette yetmeyecekti.
Hekimoğlu Narin’inin elinden tam tutacağı anda kadınlar büyük bir hızla onu içeriye çektiler. Böylece İbrahim’in hamlesi boşa çıktı. Şoku üzerlerinden atan kalabalık bir uğultuyla İbrahim ve arkadaşlarının tarafına yönelmeye başlamışlardı. Küfürler eşliğinde hazneye mermiler sürülüyordu.
Ömer, İbrahim’e seslenerek; “buradan derhal çıkmalıyız! Narin’i sonra alırız, yoksa üçümüzü de indirecekler!”
İbrahim de düştüğü kurt kapanının farkınaydı. Üç kader yoldaşı peşlerinden gelen kurşunlara hedef olmamak için atların karınlarına kadar eğildiler ve bineklerine sımsıkı sarıldılar. Az önce Ziya’yı bitiren şanlı kurşun gibi düğün meydanından adeta yok oldular. Kalabalık büyük bir öfkeyle ateş etmeye devam ediyordu. Elbette az önceki sabit duran yumurtayı vuramayanlar, uçarak giden üç atlıyı hiç vuramayacaklardı.
Şaşkınlığını üzerinden atan Cemal Ağa ortalığı inletti; “Cafer yanına on kişi adam al onların peşine düş. Sağ koymayın itleri!” Cemal Ağa, ardından Sait’i çağırdı; “çabuk git Jandarmaya haber ver, durumu anlat, her yere telgraf çeksinler, buraya asker gelsin, zabıt tutsun!”
Sait de gittikten sonra Cemal Ağa ölen damat adayının yanına eğildi. Cesedinin başında duran babası sessizce ağlıyordu. Cemal Ağaya dönerek; “başımızı yaktın Cemal, madem böyle bir şey vardı, kızı neden zorladın? Ummadık taşın baş yaracağını bilmez misin? Benim bir tek evladım vardı onu da öldürttün! Sebebi de sensin Cemal!” diyerek ağlamaya devam etti.
Cemal Ağa bu kadarını hesap etmemişti. Oysa başını kaldırıp şöyle bir baksa; nice ihtilallerin, devrimlerin yoksullar eliyle yapıldığını görebilirdi. Bakmaya devam etseydi; nice derebeylerin, zorbaların, zenginlerin ve hatta fiziksel olarak güçlü olanların bile en ummadık garipler tarafından yok edildiğini anlayabilirdi. Yine bilmeliydi ki; bir avuç cürmü olan kedi bile, kendisini duvara sıkıştıran on köpeğe kafa tutar, onları dağıtabilirdi.
Ama görmedi, göremedi. Çünkü güç, para, zenginlik, zorbalık gözünü kör etmişti. Belki de görmek istemedi. Görseydi, bütün bunları bırakması, diğer insanlar gibi düzgün ve normal bir yaşam sürmesi gerekecekti.
Oysa o bunu gururuna yediremezdi. Yılların Cemal Ağa’sı sıradan bir Cemal olamazdı. Olmamaya karar vererek ayağa kalktı.
Ağa artık geri dönülmeyeceğini biliyordu. Bundan böyle sıra intikam almaya gelmişti. Onun kızdığı Ziya’nın ölmesi değil, kendi evinin yine kendi işçisi tarafından basılmasıydı. Bunu insanlara nasıl anlatırdı? Ünye, Fatsa, Ordu bu olanları duyarsa neler diyecekti? “Bir sefil oğlan Cemal’in kızını kaldırmaya gelmiş! Hem de bir ordu kadar eli silahlı kalabalığın içinden! Demek ki Cemal Ağa atıp tutmaktan başka bir şey yapamazmış. Biz de onu astığı astık, kestiği kestik bir adam bilirdik!”…
Cemal Ağa konuşulacakları düşünüyor, düşündükçe daha bir öfkeleniyordu.
Ziya’nın babası cenazeyi bir at arabasına yerleştirdi. Gelen kalabalık, bir kişi eksikle geldikleri yola gerisin geriye döndü. Öfkeler gittikçe daha fazla kabarıyor, bu uğursuz düğüne gelmenin pişmanlığı arşa çıkıyordu.
“Gelin ata binmiş, yine de ya kısmet demiş” sözünün tam da yaşandığı andaydılar. Narin’i alıp gideceklerdi fakat kaderin rızası olmamıştı.
Öte yandan sevdalı gençlerin yürekleri bu evliliğe izin vermemişti. Bir kişi öldü ama düğün basılmasaydı ruhen iki kişi ölecekti. Üstelik bir ömür boyu Narin de, İbrahim de bu ıstırap ile yaşayacaklardı. Ziya gibi bir defa değil, her gün, sonuna dek, defalarca öleceklerdi.
Kaynak: "Erol Okutucu/ Hekimoğlu ibrahim ile Narin" kitabından alıntılanmıştır.