Hekimoğlu İbrahim ve Narin (3)

Erol Okutucu

25-02-2025 12:07

Düğüne üç hafta kalmıştı.

İbrahim ile Narin gece yarısı buluşup kaçacaklardı. İbrahim, Narin’in evinin yüz adım aşağısında bekleyecekti. El ayak çekildikten sonra, Narin yanına bohça bile almaksızın İbrahim ile buluşacak, sonra da Fatsa’ya geçeceklerdi.

İbrahim’in yanında fazladan sadece bıçağı vardı. Bir de kendilerini Trabzon’a, oradan da İstanbul’a kadar götürecek kadar parası… Böylece kendilerini takip edecek olanları yanıltacaklarını düşünüyorlardı. Çünkü hemen herkes, kaçakların Ünye’ye gideceğini tahmin edecekti.

İbrahim, buluşacakları yere erkenden gelmişti. Hava kapalı, inceden çise yağıyordu. Kedi köpek bile ıslanmamak için kuytulara çekilmişti. Her taraf zifiri karanlıktı. Yapraklar büyüdüğü için beklediği fındık bahçesi, dipsiz bir kuyu gibiydi. Değil bir başkası, burada kendileri bile kaybolabilirdi. Ama iki sevgili gönül bağıyla da olsa mutlaka birbirlerini bulacaklar, nefesini hissedeceklerdi.

Uzunca bir süredir beklediği için İbrahim iliklerine kadar ıslanmıştı. Heyecandan ve kalbinin sevgiyle atmasından vücut ısısı oldukça yüksekti. Bu yüzden ıslanırken havaya inceden puslu bir buhar yükseliyordu. Dakikalar bir asır kadar uzun geliyor, Narin ise bir türlü gelmiyordu.

Sabırsızlıktan için içini yerken bir çıtırtı duydu.

Evet, bu Narin olmalıydı! Daha önce sözleştikleri gibi “puhu kuşu”nun sesini taklit etti. Narin sesin geldiği yere yöneldi. Yaklaştıkça üzerine bastığı çalı çırpı sesi de çoğalıyordu. Sevdiği, doğru rotayı bulmuştu. İbrahim birkaç kez daha puhu taklidi yaptı ve en nihayet iki sevgili kararlaştırılan yerde buluştu. İlk defa birbirlerine sıkıca sarıldılar. Çünkü niyet artık belliydi; evlenecekler, yuva kuracaklardı. Allah’ın emri, Peygamberin kavli ile onlar artık şimdiden karı koca sayılabilirdi.

İbrahim fısıltıyla; “hemen gidelim” dedi ve iki âşık yola koyuldu.

Yassıtaş köyü yüksekteydi. Gidecekleri yer ise sahilde olduğundan sürekli yokuş aşağı inmeleri gerekiyordu. Uçarcasına yol alıyorlardı. Çiseden ıslanmış otların kayganlığı, geçtikleri yerlerin çamur olması birkaç defa düşmelerine neden oldu. Bazen fındık dalları yüzlerine çarptı, bazen ayakları taşlara vurdu. Ama hiç birini dert etmediler. Hatta bazen fısıltıyla gülüştüler bile.

Fatsa şehrinin tek tük cılız ışıkları görünmeye başlamıştı. Dört saatlik yolu bir saatte almışlardı. Nefes nefese kaldıkları bu mesafeyi kazasız, belasız geldikleri için Allah’a şükrettiler.

Durmaksızın Fatsa Garajına girdiler. Orada günün aydınlanmasını bekleyecekler, ilk araba ile Trabzon’a yol alacaklardı. Bir tenha yer bulup beklemeye karar verdiler.

İkisi de oldukça yorulmuştu. Bedensel yorgunluktan çok zihinsel olarak hırpalanmışlardı. Bu eziyet, bir yıldır yük olarak omuzlarındaydı. Üstelik bitmemişti de…

Ufuktan doğmaya başlayan güneş upuzun bir kırmızılıkla denizin üzerinden yürüyordu. Yükseldikçe kırmızılıklar beyaza, yeryüzü ise daha bir aydınlığa kavuşuyordu. Bu saatlerde kayıkçılar balık avı için ağ atmaya bile başlamıştı. İrili ufaklı rengârenk tekneler, dingin suyun üzerinde sessiz sedasız ilerliyordu. Bu anlarda garaj da hareketlenmeye başlamıştı. Güneşin sıcak ışıkları bulundukları tenha yere geliyordu. Bu sayede ısınmaya başladılar. Farkında değillerdi fakat tüm gece çok üşümüşlerdi. Yorgunluğun ve açlığın verdiği rehavetle ikisinin gözleri istemsizce uykuya daldı.

Uyandıklarında güneş tam ortadaydı. Demek ki öğlen olmuştu. “Eyvah” dedi İbrahim, “arabayı kaçırdık!” Narin’i dokunarak uyandırdı. Hemen biletçiye koştu; “Trabzon arabası gitti mi?” “Evet” dedi biletçi, “bugün akşama kadar başka araba olmayacak!”

Döndüğünde durumu Narin’e söyledi, ne yapmaları konusunda düşünmeye başladılar.

Ünye olmazdı. Bu yüzden uzun bir süre daha garajda beklemeleri gerekiyordu. İbrahim yiyecek bir şeyler alacak ve beş-altı saat yine burada oyalanacaklardı.

İbrahim Narin’i bırakarak dışarı çıktı, hemen yakınlarda fırın aramaya başladı. Birkaç yüz metre ileride bulduğu fırından pide aldı. Yakınında bir bakkaldan biraz zeytin, peynir alarak garaja döndü. “Bu aksilik olmasaydı iyiydi” diye söylenerek geldiği garajda Narin’in olduğu yere yöneldi.

Sevdiği kız yalnızdı, ayaktaydı fakat gözleri yaşlı duruyordu. Narin, konuşmak istiyormuş da konuşamıyormuş gibi debeleniyor, İbrahim’e işaretler yapıyordu. İbrahim bir terslik olduğunu anlar anlamaz elindekileri hemen bir kenara bırakarak etrafı kolaçan etmeyi düşündü. Tam da bu anda iki kişi kollarını kavradı. İbrahim’i hareket edemez hale getirdi. Narin’in hemen yan tarafındaki adam da ortaya çıkmış, Narin’i kolundan tutarak kontrol altına almıştı.

İkisi de yakalanmıştı!

Anne ve Babası, sabah kalktıklarında kızlarını göremeyince İbrahim ile kaçtıklarını tahmin etmişlerdi. İyisinden yedi atlı adamını peşlerinden göndermişti. İki atlı Ünye’ye, iki atlı Çamaş tarafına, kalan atlılar Fatsa’ya yönelmişti.

O talihsiz uyku hali onların gecikmesine neden olmuş, kolayca yakayı ele vermişlerdi. Elbette değil Trabzon’a, Gürcistan’a da kaçsalar yakalanmaları kaçınılmazdı. Cemal Ağa’nın eli her yere uzardı ve kendi bırakmış gibi onları bulup yine ortaya çıkartırdı. Böyle olması sadece yakalanmayı hızlandırmıştı.

İki sevdalı insan acı ve üzgün yüzlerle bakıştılar. Çünkü biliyorlardı ki artık bir daha birbirlerini göremeyeceklerdi. Talihlerine boyun bükerek, çaresizlik içinde ağanın haydutlarıyla yola koyuldular.

İki saatte geldikleri bu yol, onlar için çile yolu oldu. Hiç üşümedikleri kadar üşüdüler, hiç acımadıkları kadar acıdılar. Bir ömür boyu çekecekleri elemleri, tasaları, kederleri dönüş yolunda yaşadılar.

Kaynak: "Erol Okutucu/ Hekimoğlu ibrahim ile Narin" kitabından alıntılanmıştır.

DİĞER YAZILARI Hekimoğlu İbrahim ve Narin (9) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (8) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (7) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (6) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (5) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (4) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin ( 2 ) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin ( 1 ) 01-01-1970 03:00