Cemal Ağa bitmeye yüz tutmuş sigarasını küllüğe iyice bastırarak söndürdü. Ardından Cafer’e seslendi;
“Bana Selim’i çağırın!” Cafer; “başüstüne Baba” diyerek fırladı. Kısa bir süre sonra Selim içeriye girdi. Ellerini önüne kavuşturup kendini gösterdi ve hiçbir şey demeden ağadan gelecek talimatı bekledi.
“Kabakdağı’ndan Tayyar Efendiye git, bir ay sonra Narin’in düğününün olacağını söyle. Gelirse memnun olacağımı ilave et. Giderken hediyeleri de unutma!”
“Emredersin Beyim!”
Narin, Ünye’de yaşayan bir delikanlı ile sözlenmişti. Kızın bu işe hiçbir zaman rızası olmamıştı. Annesine sürekli söylediği halde babası buna kulak asmadı. Diğer Gürcü babalar gibi onun da dediği dedik, çaldığı düdüktü. Baba ne derse o olurdu.
Narin’in kayınpederi tuhafiye dükkânı işleten bir esnaftı. Cemal Ağa ile aynı yıllarda gelmişti. Cemal Ağa bol araziyi tercih ettiği için köyde kalırken, dünürü ise şehir hayatını tercih etmişti. Kendisi gibi Gürcü olan akrabaları elbette başkasına kız vermezler, başkasından da kız almazlardı. Bu adı konmamış bir kanundu. Tıpkı Aleviler gibi, tıpkı Çerkezler, tıpkı Lazlar gibi Gürcüler de bu anlayışa çok dikkat ederdi.
Öncelikle kültürleri farklıydı. Dünya görüşleri başkaydı. Eğitimleri, genleri, kanları hiç birbirlerine benzemiyordu. Tek ortak noktaları “Müslüman” olmalarıydı. Farklı ırklarla evlilikler birkaç kez denenmiş, fakat sorunlu bir şekilde bitivermişti. Birisi Ali derken, diğeri Muhammed diyordu. Birisi yerliyken, diğeri halen daha hafızalarda “gelme” nazarıyla görülüyordu. Birisinin dili kendi şivesine uyarken, diğeri bu konuşmaları anlayamıyordu. Kaldı ki kendi aralarında genellikle Gürcüce, Çerkezce veya Lazca konuşulurdu. Giyim kuşam anlayışı, yemek tercihleri, çocuk yetiştirme ve hatta cenaze merasimleri bile bambaşka olurdu. Aleviler cenazelerde bolca kurban keserdi. Gürcüler bu durumu daha şatafatlı yapılırdı. Türklerde ise sade ve gürültüsüz bir merasim olurdu. Bu durum düğünler için de böyleydi. Türkler biraz yokluktan, biraz da tevazudan ötürü; her türden merasimleri sönük geçerdi.
Selim, düğüne söyleyeceği Tayyar Efendiye giderken; adet olduğu için haşlanmış tavuk, bir tava börek, bir parça kumaş almıştı. Zenginin, zengin birisini davet etmesi böyle olurdu. Hiç kuşkusuz Tayyar Efendi de bu hediyelerin en az on katı karşılığında başka bir hediye ile düğüne iştirak edecekti. Bu ya bir büyük dana, ya güzel bir at, ya da kendi köyünden on dönümlük bir arazi demekti.
Karadeniz’in Mart soğuğu yaman olur.
İç Anadolu’daki gibi eksilerde olmaz ama sahip olduğu nem yüzünden soğuğu daha sert hissettirir.
Tam da bugünlerde fındık meyvelerinin gözleri uyanmaya başlamıştır. Kupkuru dalların uçlarından, yemyeşil tomurcuklardan dışarıya sabırsızca bir zorlama yaşanır. Oysa daha Nisan soğuklarını görecek ve kimi zaman da şiddetli donlara dayanamayıp düşecekti. Ne var ki doğum bu aylarda olmak zorundaydı. Ya şimdi karanfil verecek, ya da gelecek yılı bekleyecekti.
Karadeniz topraklarında sadra şifa düzlük bulunmaz. Varsa da çok küçük ölçeklerdedir. O tür yerler de ya Mescid, ya yeni yeni yapılmaya başlanan okullar, ya da mezarlıklar için kullanılırdı. Hiç kimsenin evi düz bir alanda değildir mesela. İrili ufaklı barakalar hep yama-yokuş yerlerde ayakta durma mücadelesi verir. Bu çaresiz kulübeler çoğu zaman, fazla yağan yağmurlarla heyelanlara kurban edilirdi. Türkiye’nin hatta dünyanın çoğu yerinin görmediği yağmurlar bu coğrafyaya düşer. Sakince yağar ama hep yağar. Sel olur ırmaklardan taşar. Akan ırmaklar Karadeniz’e doldukça deniz yükselir. Yükselir de İstanbul boğazından önce Marmara’ya, ardından Ege’ye en nihayetinde de Akdeniz’e kadar akmaya devam eder. Yaz kış böyledir, sürekli yağar, sel olur ve deniz biteviye tahliye etmeye devam eder.
Hiçbir zaman solmayan çimenler bu aylarda biraz daha canlıdır. Hele de o gizemli çiçekler yok mu, izleyenleri kendine hayran bırakır. Orman gülleri yeni tomurcuklanmaya başlamıştır. Ama mis kokulu Nergis çiçeği halen daha ayakta kalma mücadelesi verir.
Papatyalar, Sümbüller, Zambaklar, Sütlücenler hepsi harekete geçmiştir bile. Güney yönleri gören nadir yerlerde çoktan açmaya başlamış olurlar.
Bir çalı, bir viran gibi duran meşe, gürgen, kestane, kızılağaç gibi orman ağaçları da çoktan yaprakların ucunu salmaya başlamıştır. Farekulağı kadar görünen bu yapraklar, akşamdan sabaha büyüyecekler ve Karadeniz’in gerçek resmini sahneleyecektir.
Şimdilerde uzaklar görünüyorsa da birkaç hafta sonra insan, bir metre önünü bile göremez hale gelecektir. Çünkü parmak kadar olan küçük bitkiler aniden büyümüş, ortalığı kaplamış olacaktır.
Daha şimdiden çayırlar taze kokularını vermeye, her sabah yağmur yağmışçasına çiğ düşmeye, toprak altında kış uykusuna yatan ne kadar canlı varsa ortaya çıkmaya başlamıştır. Nesillerini sürdürmek için çoğalmak, yavrularını beslemek, gelecek kış için yiyecek biriktirmek gibi yoğun bir faaliyet tüm canlıları beklemektedir.
İbrahim, ölen dedesinin adını almıştı.
İlaveten de “Hekimoğlu” denmişti. Çünkü dedesi bir hekimdi. Öyle tıp eğitimi falan görmüş biri değildi ama şifalı bitkileri iyi tanıyan, hangi yara nasıl tedavi edilir bilen, gösterdiği belirtinin hangi hastalığa işaret ettiğini anlayan güzel bir adamdı.
Bu becerisini yanında çalıştığı bir baytardan almıştı. Daha çok hayvanların tedavisinde uğraşırken Ünye’ye gittiğinde eczacıları, aktarları, doktorları da dolaşıp bilgi edinirdi. Onlar da bu meraklı adama yardımcı olurdu. Çünkü o yıllarda yıkılıp harap olmuş Osmanlıda sağlık hizmetleri çok yaygın değildi. Doktor sayısı çok azdı. Olanların çoğu da savaşlarda yitirilmişti. Okuması yazması olduğu için sağlık adına ne kadar kitap, yazı, makale varsa bulup okurdu. Eh, biraz da gönlünü verdiğinden elbette ilerlemek mümkün oluyordu. Sadece kendi köylerinde değil, nice civar köylerden de ziyaretçileri olurdu. Şifa bulmak isteyen herkese, elinden geldiği kadar yardımcı olur, gelemeyecek durumda olanlara da atıyla kendi giderdi. Başkaca hiçbir iş yapmasına fırsat bulamadığından sadece hekimlikle ilgilenirdi. Hastaların çoğu fakirdi. O yüzden bir ücret almazdı. Zenginler de zaten ya Samsun’a ya da İstanbul’a giderlerdi. Evin geçimini hanımı ve İbrahim’in babası sağlardı.
Babasını Osmanlı Rus savaşında kaybeden İbrahim küçük yaşta öksüz kalmıştı. Kendinden başka kardeşi olmadığı için hayatta sadece annesi vardı.
Yassıtaş köyünde kıt kanaat geçinirler, kimseye muhtaç olmadan yaşarlardı. Çalışmak zorunda olduğu için şehirdeki okula gidemeyen İbrahim, köyde Cemal Ağa’nın fındık bahçelerinde çalışırdı.
Sonbaharda dal ve filiz budamalarını yapar, ilkbaharda hayvan gübreleri taşır ve fındık ocaklarının dibine dökerdi. Sonra da bunların toprağa karışması için kazma ile çapalamasını yapardı. Eylül ayı geldiğinde ise fındıkları toplamaya başlar, harman yerinde önce yeşilinin kurutur, sonra da kavşaklarından ayırıp tane haline getirirdi. Geniş bir alana yaydığı fındıkların güneşte kurumasını sağlar, sıkça yağmur yağdığı için de ıslatmamak için üstünü örtü ile kapatırdı.
En nihayetinde kurutulmuş fındıkları çuvallara koyup, şehre götürülmek üzere Cemal Ağaya teslim ederdi.
Elbette İbrahim bunları tek başına yapmıyordu. Çünkü çok fazla arazi vardı. O yüzden çok fındık oluyordu. Normal zamanlarda en az yirmi kişilik bir ekip olurdu. Fındık toplama zamanı bu sayı elliden fazlaydı.
Çalışkanlığı ve dürüstlüğü sayesinde Cemal Ağa her zaman onu çağırır ve her zaman diğer işçilerin başına onu görevlendirirdi. Böylelikle gözü geride kalmıyordu.
Her genç kız ve her genç delikanlı gibi İbrahim de Narin de sevmeyi, sevilmeyi biliyordu. Devamlı yanında çalıştığı Cemal Ağa’nın kızı Narin’e sevdalanalı çok olmuştu. Narin de onu seviyordu ve gizli gizli buluşup birbirlerini sevdiklerini ve ilk fırsatta evlenmek istediklerini dillendiriyorlardı.
Ne var ki; her ikisi de, en başından bu yana, birleşmelerinin zor olacağını tahmin ediyorlardı.
Bunun için iki önemli sebep vardı. Birincisi; İbrahim yoksul, Narin’in ailesi ise zengindi. İkincisi ve en önemlisi; İbrahim Türk, Narin ise Gürcü’ydü.
İlkine çözüm bulunabilirse de ikincisine çare bulmanın imkânı yoktu. Çünkü adı konmamış törelere göre Aleviler, Çerkezler, Gürcüler herhangi bir Türk’e kız vermezler-kız almazlardı. Yaşanan tecrübelere göre bu birlikteliğin uzun sürmeyeceği tahmin edilirdi. Ayrıca etnik yapılarını koruma güdüsüyle hareket etmek isterlerdi. Fakir olması da işi tastamam olanaksız kılıyordu.
Narin ile İbrahim’i birlikte konuşurken görenler böyle bir evlilik olmayacağını bildikleri için hiçbir zaman kötüye yormazlardı. Onlar için Narin ağanın kızı, İbrahim ise herhangi bir ameleydi. Başka ne olabilirdi ki?
İki genç bütün bu olumsuzluklara rağmen uzunca zamandır umutlarını korumayı sürdürdüler. “Nasılsa ailenin bir parçasıyız, bize kıyamazlar, gözyaşlarımıza merhamet ederler ve bizim evlenmemize izin verirler” diye düşünüp kendilerini avutuyorlardı.
Ama bunun böyle olmayacağı belli olmuştu. Çünkü üç hafta sonra düğün yapılacaktı.
Geçen yıl annesi, Cemal Ağa’nın hanımına “görücü” gelmek istediğini söylemişti. Narin’in annesi konuyu Cemal Ağaya açtığında bolca gülerek; böyle bir şeyin olmayacağını, kız istemek için gelmemesi gerektiğini tembihlemişti. Annesi de bu işin olmayacağını biliyordu. Fakat yetim oğluna annelik görevini yapması gerekirdi. Yüzünü eskiterek, kovulma riskini göze alarak teklif etmişti. Tahmin ettiği gibi de eli boş dönmüştü.
İbrahim ile Narin bir yıl çaresizce kıvranıp durdular. İbrahim başkaca büyüklerine de danıştı. Fakat herkes tek cevap veriyordu; "o iş olmaz, boşa umutlanma!”
Geriye tek bir çözüm kalıyordu, iki sevgili bir olup kaçacaklardı. Aslında bu da iyi bir fikir değildi.
Değil önce Ünye’ye, oradan da büyük bir şehre kaçmayı, daha köyden çıkmadan yakalanırlardı. Yaşları kurtarıyordu fakat o yılların kanunları halen daha örf/adet üzerinde devam ediyordu.
Kaldı ki söz konusu olan Cemal Ağa’nın şerefiydi. Kim buna nasıl cüret edebilirdi? Hadi her şeyi göze alarak kaçtılar, hangi kolluk kuvvetleri bunların geçişişine, gidişine, elini kolunu sallayarak gitmesine göz yumabilirdi? Böyle bir göz yumma karşısında Cemal Ağa değil bir karakol çavuşunu, hükümet konağını bile karıştırmaya gücü yeterdi. Ne kadar görevli varsa tamamının sürgün edilmesini sağlayabilirdi. Herkes bilirdi ki ağanın eli her yere ulaşır ve her istediğini yaptırabilirdi. İbrahim ve Narin bunun böyle olduğunu biliyor ve çaresizlikleri katmerleşerek artıyordu.
Kaynak: "Erol Okutucu/ Hekimoğlu ibrahim ile Narin" kitabından alıntılanmıştır.