Hekimoğlu İbrahim ve Narin ( 1 )

Erol Okutucu

09-02-2025 19:24

Yüzyıllardır anlatıla gelen efsaneye göre, Tiflis; Milattan önce beşinci yüzyılda insan yaşamayan ormanlık bir bölgeydi.

Bir gün Kafkas halklarının Kralı Vahtang Georgasali ava çıkar. Onca çabaya rağmen yakalayamadığı Sülün’ün peşine özel eğittiği Atmacasını salar.

Aradan uzunca zaman geçtiği halde ortalıkta ne Sülün ne de Atmaca görünmektedir.

Bir süre sonra onları aramaya karar verir.

Birkaç saat sonra ikisini de, sulak bir yere konmuş olarak bulur.

Buranın kaplıca türünde sıcak suya sahip bir yer olduğuna şahit olur. Bölgeyi çok beğenen kral hemen bir kent kurulmasını emreder.

Adını da; ılık anlamına gelen “Tbili”den esinlenir ve Tbilisi koyar.

Bu efsane şehir 2,500 yıldır Kafkas ırklarından olan Gürcülere ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

Zaman zaman Farisiler, Selçuklular, Osmanlılar, Ruslar tarafından işgal edilse de, büyük bir çoğunluk “asimilasyona” uğramadan öz benliklerini korumayı başardı.

Bunun yanı sıra ırklarını korumakla beraber, Din olarak değişime uğradılar. Buna da Müslümanların ülkelerini fethetmesi neden olmuştu.

Birçok Gürcü Müslümanlığı severek, isteyerek tercih ediyordu. Bu durum İslamiyet geldiğinden bu yana artarak devam etti.

Herkes huzur içinde yaşarken Rusların yayılmacı politikaları hızla bu bölgeyi de içine almaya başladı.

Osmanlı Rus harbinden sonra Türkler aleyhine bir takım anlaşmalar imzalanmıştı.

Buna göre Osmanlının, Gürcistan’dan çekildiği bölgelerde kalan Müslüman Gürcülere iki seçenek bırakılmıştı; ya tabii oldukları Osmanlı yönetiminden ve İslam’dan çıkıp Rusları yönetici bilecekler, ya da bu toprakları terk edip Osmanlı topraklarına sürüleceklerdi.

Her Hıristiyan gibi Ruslar da, öteden beri Müslümanlığı inkâr ediyor, bu dinin insanlığa mutluluk yerine barbarlık getirdiğine inanıyordu.

Bu yüzden Ruslar, gerek emperyal hevesleri ve gerekse İslam’a bakışlarının da anlayışıyla; Müslüman Gürcülerin sürülmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Artık on binlerce Müslüman Gürcü yollara dökülmüştü.

Acara Eyaletinde bulunan Batum ili, hemen yakınında olan Goderdzi Pass dağlarının eteklerinde kurulmuştu.

Burada dik yamaçlar bitiyor, ardından hırçın dalgalarıyla Karadeniz başlıyordu.  

Çoruh nehri bu kadim dağlardan aldığı soğuk suları büyük bir iştahla denize taşımaya devam ediyordu.  

İç kısmın yüksek yerlerinde hava sıcaklığı oldukça düşük olmasına rağmen, Batum kıyıları handiyse tropikal bir iklime sahipti.

O yüzden de buralarda çay, fındık, narenciye, kimi yerde pirinç bile üretiliyordu.

Bol ve bereketli yağmurlar ılıman iklimle birleşince, hayvanlar için dört mevsim çayır, çimen oluyordu.

Herkes kendini mutlu hissediyor, yarınlar için umut vadeden çocuklar yetiştiriyordu.

Elbette her mutluluğun bir sonu olacaktı.

Eğer yaşanan şeyin adı “Cennet” ise, bu dünyada o mutluluk olmamalıydı.

Cennet gibi bir yaşam sürülüyorsa da bunun devamı beklenmemeliydi. Allah; dünyaya sınav için gönderdiği kullarına “mutlak” rahatlık vermezdi.

Kötüler eliyle savaşlar oldu ve artık bu Cennete benzeyen yerleri terk zamanı gelmişti.

Ya Hıristiyan olup Rusya’nın Milleti olacaklar, ya da evlerinden, ocaklarından, arazilerinden “Din” adına vazgeçip Osmanlı topraklarına göç edeceklerdi.

Büyük bir çoğunluk ikinciyi tercih etmişti.

Yanlarında taşıyabilecekleri birkaç eşyayı eşek, katır, öküz arabalarına sarıp yola koyulmuşlardı.

Bol yağmurlu iklime sahip Karadeniz coğrafyasında ilerlemek öyle hiç de kolay değildi.

Aşılması gereken sarp dağların yanı sıra, sıkça yağan yağmurdan ötürü oluşan çamurlarda ilerlemek oldukça zor oluyordu.

Kimi zaman arabalar batıyor, kimi zaman eşyalar ırmaklara veya uçurumlara düşüyordu. Kimi zaman insan kaybı bile olabiliyordu.

Ne olursa olsun, mutlaka Rusların el koydukları yerlerden gitmeleri gerekmişti. Bunun için Artvin, Ordu, Samsun hedef şehirlerdi.

Biraz daha imkânı olanlar ülkenin içlerine, Payitaht İstanbul’a kadar yürümeye devam edeceklerdi.

beceriyle iki parmağının arasında yuvarlayarak yapıştırdı. Eserini bu kez dudaklarına götürdü. Kibritin çubuğu ilk vuruşun ardından siyah bir duman bırakarak yanmaya başladı. Aynı özenle ucuna yaklaştırdığı ateş ile sigarasını yakmayı başardı. İlk seferde derin bir nefes çekti ve yavaşça havaya bıraktı. Bakımsız bıyıklarının arasından geçen duman usul usul yükseliyordu.

Cemal Ağa’nın kırçal bıyıklarının altındaki geniş ağzında memnuniyet belirtileri görülüyordu. Sırtını yün ile doldurulmuş mindere yasladı. Sonra bacağının birini uzattı. Diğer bacağını ise kırarak göğsüne çekti. Sigara olmayan elini, dikleştirdiği dizinin üzerine bıraktı. Kasketini yukarıya kaldırarak dumanı ciğerlerinin en dibine kadar göndermeye devam etti.

Cemal Ağa altmışlı yaşlardaydı. Gürcistan’dan geleli neredeyse yirmi yıl olmuştu. Gelirken birkaç çulu ve bir çift öküzü vardı. Çileli bir yolculuk geçirmişti. Her zaman hatırladığı bu göçün zorlukları, vatanını terk etmenin verdiği ıstırap, aklından hiç çıkmıyordu. Yerleşmeye karar verdiği Yassıtaş Köyünde ilk zamanları çok kötü geçmişti.

Burayı mecburen tercih etmişti. Çünkü sahilde sinek çok vardı. Kumsal özelliği olan topraklarda herhangi bir ziraatın yapılması mümkün görünmüyordu. Kaldı ki Ruslar belki ileriye doğru buraları işgal edebilir, onlara yine zarar vermek isteyebilirdi. Limanı olan sahil boyları yerleşim için güvenli olmazdı. Bu yüzden iç kısımda kalan bu köyü tercih etmişti. Kaldı ki bu köy; yaşamını sürdürmesi için ziraat işlerini yapmaya da uygun topraklara sahipti.

Bolca mısır, tavuk, hayvancılık yapılabilirdi. Hemen yakınında bulunan Gaga Gölünde ve yine yakınından akan Bolaman Deresinde balık avlanabilirdi.

Geldiklerinde yerel halk çok azdı. Osmanlı İmparatorluğunun bitmek tükenmek bilmeyen savaşlarına hep asker gitmişler ve çoğu bir daha geri dönememişlerdi. Köyde sadece bomboş araziler ve dul kadınlar vardı. Erkekler varsa da ya yaşlıydılar ya da askerliğe elverişli değildiler.

Tedirgin geçen birkaç ay sonra Cemal Ağa’nın biti kanlanmaya başladı. İnsan eksikliğini fırsata çevirmesini bildi. En güzel arazileri yavaş yavaş toplamaya başladı. Buralara mısırın yanı sıra o yıllarda yaygın olmayan fındık ağaçları dikmeye önem verdi. İşçi sorununu ise yoksul Türk köylüleriyle halledebiliyordu.

O yıllarda Osmanlı topraklarına gelen Gürcüler yerel halktan bir adım daha öndeydiler. Çünkü yaşadıkları Gürcistan ülkesi; Rusların sanayi devrimi sırasında gördükleri eğitimden, bu sayede elde ettikleri gelişmelerden paylarına düşeni almışlardı. Rus topraklarında ve dolayısıyla Gürcistan’da birkaç yüz yıl önce başlayan iktisadi ve eğitim adına alınan mesafeler, insanların aydınlanmasını sağlamıştı. Az da olsa bu gelişmişlik düzeyleri onların daha ilerici ve yaratıcı düşünmelerine olanak vermişti. Ne var ki bunun yanı sıra topraklarını başkaldırarak, isyan ederek, savaşarak korumak ve dört elle yurtlarına sarılmak yerine, sıvışarak kaçmayı tercih etmişlerdi. Belki ahlâken sorunlu olan bu durum aynı zamanda onların hayatta kalmalarını sağlamış oluyordu.

Oysa Osmanlı Türklerinde durum farklı yürüyordu. Batılılar ve Rus ülkesi uzun bir süredir gelişmeyi yakalamışlar, buna da sıkıca sarılmışlardı. Silah, ağır sanayi, gübre, tarım gibi göreceli ilerlemenin yanı sıra, eğitim de bu gelişmişlikten, kalkınmadan payını alıyordu. Bu zamanlarda gelişen ülkelerin neredeyse tamamı yıkıp parçalamak için Osmanlının üzerine üşüşmüşlerdi. Uzun ve yıpratıcı savaşlar yaptırarak nefes almalarını, önlerine bakmalarını, geleceği tasarlamalarını hep engelliyorlardı.

Tek sahip oldukları şey sadece insan gücüydü. O da bir yere kadar sürüyor, sonra her geçen gün azalmaya başlıyordu. Gelişmelerden faydalanmak bir yana, eski düzenin devamı bile sürdürülemez hale eviriliyordu. Eğer Osmanlı Türkleri, diğerleri gibi savaşmayıp sinselerdi, belki de daha erkenden kendilerini toparlayacaklardı. Manda, müstemleke, sömürü türünde bir teslimiyeti tercih etselerdi, çok daha iyi bir noktada olacaklardı. Fakat Türkler esaretle hiçbir zaman barışık olmamıştı. Ya olacaklardı ya da öleceklerdi. İkinciyi tercih ettikleri için bu gün “kayıp” gibi görünüyorsa da, uzun vadede doğru olanın bu tercih olduğu elbette ortaya çıkacaktı.

Cemal Ağa gelirken yanında Bergüzar adında eşi de vardı. Karısı siyah saçlı, beyaz tenliydi. Hamarat ve bir o kadar da çalışkan biriydi. Bahçelerinde kocası ile birlikte tüm gün yorulmaksızın çalışıyordu. Akşam da evlerine geldiklerinde Cemal hayvanlarıyla ilgilenirken, Bergüzar da yemek yapmaya koyuluyordu. Erken yatıp yine erkenden kalkarak günlük işlerine dönüyorlardı.

Konuşkan biri olmayan Bergüzar’ın komşularıyla da çok sık görüştüğü söylenemezdi. Kötü niyetli değildi fakat iyiliğe dair bir şey yapmadığı da ortadaydı. Sadece ailesi için çalışır, yorulur veya üzülürdü. Diğerlerini dert etmeyi düşünmezdi bile. Her Gürcü Kadını gibi Bergüzar da tam bir anaç ruha sahipti. Dişi aslan anlayışıyla ailesine en az kocası kadar kol kanat gererdi. Çocuklarının üzerine titrer, bir dediğinin iki olmasını beklemezdi.

İkili, Gürcistan’da yaşarken Cafer adını koydukları oğulları olmuştu. Cafer sakin bir çocuktu. Nazlı büyümüştü belki ama hazıra da hiç alıştırılmamıştı. O da elinden geldiğince ailesine yardımcı oluyordu.

Gürcü aileler özellikle erkek çocuklarına özgüven vermeyi başarırlardı. Bunu telkin veya baskı yaparak değil, önlerinde engel çıkartmadan sağlıyorlardı. Küçük yaşta yapamayacağına emin oldukları bir şey olduğunda; bu eylemini durdurmak yerine, gitmesine, yapmasına, en azından denemesine izin verirlerdi. Böylece o “çocuk” görünen insan, denemeye bir an önce başlamış olurdu. Başaramazsa, nedenlerini çabuk öğrenmiş olacak, bir sonraki denemeyi daha doğru metotla yerine getirecekti. Manevi baskı görmeyen hangi insan olursa olsun özgüveni daha hızlı artmış olurdu. Fazla gevezelik yapılmayan, çok kısıtlanmayan, sıkça “sen yapamazsın” denmeyen çocuk elbette başarılı olmaya programlıdır. Çünkü insanı Allah öyle yaratmıştır.

Eğer Fatih Sultan Mehmet’in annesi babası; “dur oğlum, yapamazsın çocuğum, düşersin evladım” diyerek büyütselerdi, herhalde yirmi bir yaşında İstanbul’u fethedecek özgüvene sahip olamazdı.

Osmanlı topraklarına bu üçlü gelmişti. Geldikten sonra bir kız çocukları daha olmuştu. Ay yüzlü bu bebeğe birkaç ay isim verememişlerdi. Anne ve babayı tereddüde düşüren şey; Gürcistan’da yaygın olarak kullandıkları Müslüman isimlerle, buralarda kullanılan isimlerin farklı olmasıydı. Yine de birkaç ay sonra karar vermişlerdi. Daha doğrusu bebek hak ettiği ismi kendi hazırlamış gibiydi. Doğduğundan bu yana hep ölçülü, sakin, tebessüm eden bir bebek olmuştu. El hareketlerini ve mimiklerini “narin” denecek ölçülerle yapıyordu. Bu yüzden ona Narin ismini koydular.

Eşi Bergüzar elli beş, oğlu yirmi beş, Narin ise on sekiz yaşına basmıştı.

Cemal Ağa ailesi için köyün en güzel yerinde büyükçe bir ev yaptı.

Yüzlerce dönüm arazisinin bir kısmına mısır ekiyor diğer bir kısmını da fındık bahçelerine çeviriyordu.

Artık kendisi ve ailesi çalışmıyor, zamanı geldikçe işçi toplayıp bunları organize ediyordu. Boğaz tokluğuna çalışan köylüler buna razıydı. Yeter ki Cemal Ağa onları çağırsındı.

Genelde köylü borçlu olurdu. Cemal Ağa’nın mısır ambarları, serendeleri hep dolu olduğundan, ödünç mısır, fındık alırlardı. Hasta oldukları zaman da para almak zorunda kalıyorlardı. Faizle verilen bu ödünç ürünler ve paralar hasat zamanı gelince çoğu zaman ödenemiyordu. Bu kez ya tarlasını satmak ya da boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kalıyorlardı. Arazisi uzak ve verimsiz olanlar şanslıydı; Cemal Ağa onların arazisini almayıp sadece çalıştırmayı tercih ederdi.

Şehirde yaşamayı tercih eden Gürcüler ise çoktan ticaret yapmaya başlamışlardı. Becerikli olmaları, sermaye biriktirmeleri, girişkenlikleri ve ayrıca “azınlık psikolojisi” nedeniyle uzaklarda da olsa birbirlerine sahip çıkmaları, başarılı olmalarını kolaylaştırıyordu.

Cemal Ağa bölgenin en büyük Fındık üreticisi olurken, Ünye’dekiler de üretilen fındıkları işleyecek imalathaneler kurmaya başlamışlardı. Buradaki limandan İstanbul’a veya Yurt Dışına fındık, mantar, salyangoz, mısır, barbun fasulyesi, kabak çekirdeği ihraç ediyorlardı.

Osmanlı Türkleri ise sadece hamallık yapmaya müsaitlerdi. Bir de ürünleri seçip paketlemek için kadın işçiler olurdu.

Bu durum son üç yüz yıldır hep aynıydı. Gürcüler gelmeden önce de herhangi bir Rus, Balkan, Yunan gibi savaşlarda, Osmanlı Türkleri gerek zorunluluktan ve gerekse Milli duygularından ötürü savaşa gidiyordu.

Ülkede kalan Ermeni, Rum, Yahudi gibi azınlıklar, ya da köşe başlarını tutmuş başkaca zenginlerin böyle bir kaygısı olmuyordu. Zaten daha düne kadar gayrimüslimlerin askere alınması yasaktı. Sonradan alınmaya başlansa bile ön cephelerde değil, geri hizmetlerde bulunurlardı. Bu da onların can ve mal kaybını önlüyordu. Geride kalanlar birikimlerinin üzerine yeni mallar katıyor, nüfus olarak çoğalmaya devam ediyordu. Berikilerin ise yarısı cephelerde ölmüş oluyordu. Dönebilenlerin büyük bir kısmı da gazi olup iş göremez olurdu. Her şey yolunda gitmiş olsa bile en son bıraktıkları fakirlik daha da kötüleşmiş olarak onları beklerdi. Memleketine geldiklerinde sıfırdan başlamak gibi bir lüksleri dahi yoktu çünkü sıfırın altına düşmüş olup, hayata bu çizgiden başlamalılardı. Bu da emeklerini haraç mezat satmak demekti. Bu günlerin en büyük kazanımı; “bir lokma, bir hırka” idi. Fazlasının hayali bile kurulamazdı.

Oldukça akıllı olan Gürcüler hiçbir fırsatı kaçırmadılar. Cihan harbinden sonra yapılan anlaşmalara göre Ünye’den göç eden Rumların en değerli yerlerini ucuz pahalı almayı başardılar. Onların bıraktığı ticareti aynı şekilde ele geçirerek sürdürmeye devam ettiler. Beden gücünden çok akıl gücüne önem verdiler. Bunların karşılığını çok kısa bir sürede görmeye başladılar.

En güzel işyerleri, en kıymetli araziler, en gözde arsalar Gürcüler tarafından toplanıyordu. Külhanbeyler, astığı astık, kestiği kestik bitirim tipler yine Gürcülerden çıkıyordu. Öncelikle gidecekleri başka hiçbir yerlerinin olmaması, onları dikkatli ve uyanık tutmaya yarıyordu. Gürcistan’dan, gemileri yakarak gelmişlerdi. Burada başarmaktan başka çareleri yoktu. Nabza göre şerbet verebilen, gerektiğinde geri adım atabilen, alttan alan kurnazlığa da sahiplerdi. Körü körüne takılmaksızın, sadece gerçeğe göre hareket etme kabiliyetleri vardı.

Ekonomik ve manevi olarak herhangi bir ihtiyaç olduğunda, yine çıkar beklemeksizin birbirlerinin yardımına koşabiliyorlardı. Devlet kurumlarına personel alınacağı zaman veya herhangi bir alışverişte ilk önce kendi insanlarını tercih ederlerdi. Bir mülk alınacağı zaman ilk önce kendi soydaşlarına haber verirler, güçleri yetmezse birlikte alırlardı.  Zora düşmüş olanlara yine vadesiz ve limitsiz yardım etmeyi ilke edinmişlerdi.

Ketum ve ciddi olmaları onların silah kaçakçılığının da önünü açıyordu. Trabzon’dan Erzurum ve İç Anadolu’ya, Ünye’den Niksar ve Orta Anadolu’ya katırlarla ticaret malları veya kaçak eşyalar taşırlardı.

 Nakliye işleri hep Gürcülerde olurdu.

Her zaman yeniyi takip eden, çabuk öğrenen, mücadele etmeyi seven bir millet olarak var olmaya hep devam ettiler. Kafkas ırklarının özelliği olan cesaretlerinin sayesinde gözü pek olurlardı.

Osmanlı Türklerinde tevazu, alçakgönüllülük, yetinmek, aza kanaat etmek öncelikli hasletler iken, bu durum Gürcülerde farklı seyrediyordu.

Elbette başarısız olan Gürcüler de vardı. Ne var ki bunun sebepleri ya son göçlerle gelmiş olmaları, ya tembel olmaları, ya da açgözlü davranıp birden bire zirveye konma arzularından ileri geliyordu.

Kaynak: "Erol Okutucu/ Hekimoğlu ibrahim ile Narin" kitabından alıntılanmıştır.

DİĞER YAZILARI Hekimoğlu İbrahim ve Narin (9) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (8) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (7) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (6) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (5) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (4) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin (3) 01-01-1970 03:00 Hekimoğlu İbrahim ve Narin ( 2 ) 01-01-1970 03:00