Cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetme şeklidir. Halk kendini yönetenleri ve adaleti sağlayan ve yaşamı düzenleyen yasaları çıkaranları seçimle tayin eder… Elbette bu bir milletin karekter bulması işidir. Bu bir erdemdir…

Yani cumhuriyetin en önemli omurgası halkın doğrudan katıldığı seçimdir.

Burdan gerisi rejimi katekterize eder. Kominist cumhuriyet, Sosyalist cumhuriyet, İslam cumhuriyeti, Budist cumhuriyet, demokratik cumhuriyet…

Bizim bu gün tesis ettiğimiz cumhuriyetimiz ise, cumhurbaşkanını halkın seçtiği tarih olan 2014 yılında kazandığımız “demokratik cumhuriyettir”. Demokratik  cumhuriyet ise; halkın ne kadarının nereye kadar yönetimde tecelli ettiği ile ilgilidir… Halk, hem hükümetin başını seçecek. Hem de kanun koyucu meclisi seçecek. Böylece “halk”, devlet otoritesinde kılcal damarlara kadar tecelli edecek… 

Ayrıca demokratik cumhuriyette; Anayasa, Yargıtay Mahkemeleri başkanı ve yönetimi, belediye başkanları ve belediye meclisleri, Yüksek Öğrenim Kurumları (YÖK) başkanı ve yönetimi, Diyanet ve benzeri bütün kamusal  teşkilatlanmaları, mesleki ve sivil toplum örgütlerinin yapılanmasını da seçimle oluşturmak demokratik cumhuriyetin önemli unsurlarıdır. Dolayısı ile “seçim” devlet otoritesinde kılcal damarlarına kadar tecelli edecek… 
Kısaca “halk ve seçim” devletin bütün organlarının oluşumunun ana unsurları olacak…

Gelelim ünlü yönetmen Sinan Çetin’in cumhuriyet değerlendirmesine:
“Cumhuriyeti çok fazla abartmayalım; 1923’te cumhuriyeti kuruyorsun, 1946 yılına kadar seçim yapmıyorsun, 1946 yılında sahte bir seçim yapıyorsun. İlk gerçek seçimi 1950 de yapıyorsun. Seçilen adamı da 1960’ta asıyorsun…”
Bütün bu söyledikleri doğru mu? Evet doğru…

Cumhuriyet 1923 te ilan edilmiş, ancak 1950’ye kadar kâğıt üzerinde kalmış, yönetim şekli olarak monarşi rejimi devam etmiştir. Çünkü, meclis tıpkı saltanat yönetimindeki gibi mebusan meclisi oluşumu şeklindeydi. 1946 ya doğru seçim sürecine giderken de, ya kurulan partiler kapatılmış ya da seçime müdahale edilmiştir… 

Şöyle diyebiliriz değil mi? Halk seçimi yoksa, “krallık” var demektir. Zira bir partinin olması Cumhuriyetle yönetildiğimiz anlamını taşımaz. Zira saltanat monarşisinin olduğu zamanlarda da devleti yöneten İttihat ve Terakki partisi seçimle hükümete getirilmişti ve ayrıca içinde seçim olan Meşrûtiyetler vardı… Öyleyse adı konmamış bir Cumhuriyet aslında saltanat zamanında da vardı diyebilir miyiz?…

Bu soruyu bilinçaltımızda bırakıp devam edelim. 1923 ten 1950 yılına kadar tam 27 yıl monarşi ile yönetilmeye devam ettik… 1938’e kadar Mustafa Kemal Atatürk, 1938’den 1950 yılına kadar da İsmet İnönü kral olmuştur dersek yanlış olmaz değil mi?…

Gerçek seçim 1950 de devreye girdi. İşte o yıla kadar kâğıt üzerinde sadece isim olarak bulunan cumhuriyet, gerçek kimliğine bu yılda kavuştu…. Teknik olarak bu yılda monarşi son buldu diyebiliriz…

1960 yılında ise halkın seçimine darbe yapıldı ve halkın seçtiği adam asıldı… Bu yıldan sonra cumhuriyet kâğıt üzerinde kalmakla, fiili olmak arasında gidip geldi… Zira, her seçim, cumhuriyetin fiili varlığı ve gerçekliğini, her darbe de, kâğıt üzerinde kalma ve bir yalanlığını temsil ediyordu…

Bu gün demokratik cumhuriyetimizin dünyanın en ileri seviyesinde olduğunu söyleyebiliriz. 
Cumhurbaşkanını halk seçiyor.
Kanun koyucuları halk seçiyor.
Belediye başkanlarını halk seçiyor.
Son adım olarak, milletvekili listeleri de temayül yoklamalarına göre oluştuğunda, demokrasimiz daha da büyüyecek, Cumhuriyetimiz kazandığı gerçekliği taçlandıracaktır…